Kent Hakkında


Adonis’in güzeller güzeli annesi Myrhha’ya adını veren Likçe’deki yerel ismi ile “Muri”, ünlü Myra yağının da üretildiği mersin bitkisinden kök alır. Günümüzdeki adı olan “Demre”ye kadar da çok değişmeden bugüne dek yaşar. Myra kazılarından çıkan mür yağı şişeleri, kilise çevresindeki yağ işlikleri ve hala bu alanda bulunan mersin ağaçları, her dönemde kentin adına yansır.


Demre Çayı’nın yüzlerce yıldır taşıdığı metrelerce yükseklikte alüvyon dolgu altında kalan Myra, Likya kültür ve tarihinin karanlıkta kalmış pek çok konusunu aydınlatabilecek kadar şaşırtıcı bulgular veren Myra, “Anadolu’nun Pompeisi”dir.

Antalya’nın Demre ilçesinde, deniz ve kara yollarının buluştuğu Orta Likya’da, her dönemde Likya sanat ve kültürünü nitelikle temsil eden parlak bir metropoldür. Myra ve çevresi sadece kültür ve tarihiyle değil doğasıyla da özeldir. Bugün bataklık-göle dönüşmüş olan limanda 146 tür canlı yaşamaktadır. Bu faunal zenginliği Akdeniz floraları çevreler. Myra Denizi’nde batmış olan antik yerleşimleri kucaklayan masmavi Kekova suları “en ak denizi” sunar. Antik Çağdan bugüne; yaklaşık 1,5 metre çöken bölgenin antik kentlerinin sahil yapılarını altına alan bu sular, zengin ekosistemler denizidir. Kaya mezarlarının
benzersiz görkemi, Klasik Dönemde Likya’nın en önemli birkaç yerleşiminden biri olduğunu göstermektedir. Myra kenti, Likya’nın baştanrısı Apollon Surios’un kehanet tapınağı ve kaynaklarda “Likya’nın en güzel tapınağı” olarak geçen Artemis Tapınağı ile Likya’nın tanrı ailesine de ev sahipliği yapar.

11 bin 500 kişi kapasiteli, bölgenin en büyük ve en nitelikli tiyatrosu, alüvyon altında gömülü kentin Roma Döneminde, bölgenin en büyük merkezi olduğunu göstermektedir. Likya Birliği içindeki önemli yerini, Strabon, “Üç oy hakkına sahip en büyük altı kentten biri” olarak belirtir. Bu durum, Myra’nın güçlü ekonomisi ve büyük metropol oluşundan kaynaklanan politik ve siyasi ayrıcalığını belgeler.

Bölgenin en önemli limanı Andriake ve mükemmel sığınma olanakları sunan doğal limanı taçlandıran görkemli liman yapıları ve anıtları ile antik dönemlerde uluslararası bir ticaret merkezi ve asal bir uğraktır. Andriake kazılarında ele geçen bulguların çeşitliliği tam bir uluslararası kozmopolit yerleşim karakteri yansıtmaktadır. Myralı Aziz Nikolaos nedeniyle Hıristiyanlık hac merkezi ve İmparator Constantinus Porphrogenitus’un tanımıyla, “Tanrı’nın hizmetkarı kudretli Nikolaos’un üç kez kutsanmış ve mür soluyan şehri”dir. Bugün de yıllık 500 bin turist sayısıyla bölgede rakipsiz bir kültür ve doğa turizmi merkezidir. Myros (Demre) Çayı’nın etkileyici-dev kanyondan taşıdığı 8 m yüksekliğe varan alüvyon dolgu altındaki saklı ve korunmuş haliyle de, Likya kültür ve tarihinin karanlıkta kalmış pek çok konusunu aydınlatma konusunda bilime çok şey katmaya aday olan bir tür “Anadolu Pompeisi”’dir.

Klasik Dönemden Osmanlı’ya kadar her dönemde sığınılmış kalesi, çok özel örnekleriyle kaya mezarları, tiyatro, hamam, nymphaion gibi yüzeyde görünen anıtsal kalıntılarıyla Myra, Likya denilince akla gelenleri en nitelikli örneklerle anlatır. Daha da önemlisi, 4-8 metre yüksekliğindeki alüvyon örtünün altında saklanmış olan koca bir antik kentin görünenlerle karşılaştırılamayacak kadar şaşırtıcı bulgular vereceğini de müjdeler. Myros Nehri’nin taşıdığı yüksek alüvyonlara gömülerek akıl almaz bir bilgi deposu olarak korunup saklanan Myra kenti kalıntıları, arkeolojide yanıtı karanlıkta kalmış pek çok soruyu aydınlatmak için güçlü bir adaydır. Katman katman çoğalmış olması beklenen, ancak en son 13. yy baskınıyla antik kente son darbeyi vurduğu anlaşılan bu alüvyon örtü hem Likya arkeolojisi için hem de Anadolu ve Akdeniz için büyük bir şanstır. Bu şansın boyutları kazılar sonucu anlaşılacaktır. Bugün Demre’de gezginleri yönlendiren “Myra” levhası sadece tiyatroya götürmektedir. ‘Arkeolojik Sit’in alan sınırları da, sadece tiyatro ve akropolü içermektedir. Yani, Myra’nın, sadece tiyatro ve arkasında yükselen akropol olduğu sanılmıştır. Yüzey gözlemlerimiz ve jeofizik araştırmalarımız göstermiştir ki, antik kent en az 2 km çapındaki bir alanda gömülüdür. Tiyatro ile 1 km güneydoğuda yer alan hamam arasında kentin kamu merkezinin olduğu anlaşılmaktadır. Kent, St. Nikolaos Kilisesi’ne doğru da yayılmaktadır. Gelecekteki kazılarda büyük bir metropole ait kent ve yapı parçalarının ortaya çıkması sürpriz olmayacaktır. Nitekim 2010 sezonunda kazısını, konsolidasyonunu ve restorasyonunu tamamlayıp çevre koruma ve düzenleme işlerini bitirdiğimiz ve de 2011 sezonunda turizme açacağımız 800 yıllık şapel, çok iyi korunmuş freskoları ve mimarisiyle bu beklentimizi doğrulamıştır.

“Myra kent adının Hellen öncesi yer adlandırmaları içerisinde herhangi bir karşılığı henüz belgelenmemiştir”. Olasılıkla Myra’ya ve sonra da Demre’ye dönüşmüş olabilecek “Myrrh” yer adı ünlü Myra yağının üretildiği mersin bitkisinden (Commiphora myrrha) gelmektedir. Kabuğundan Adonis’in doğduğu bitkidir Mersin. Bu dünya güzeli kızın adı olan Myrrh ile mersin ağacı ve Myra’nın ve de Demre’nin ismi benzer olmalıdır. Daha da önemlisi vegetasyon tanrıçası Artemis ile özdeştir. Kazılardan çıkan mür yağı şişeleri, kilise çevresindeki yağ işlikleri ve hala bulunan mersin ağaçları, her dönemde kentin adına yansıyan en kesintisiz özelliğini sunar: Myrhh – Myra – da Myra (Demre). Neredeyse hiç değişmeksizin gelmiştir günümüze. İsim kaynağı, Adonis’in annesi güzeller güzeli Myrhha’ya da adını veren mersin bitkisidir. Likçe’deki yerel ismin “Muri”den kaynaklandığı kolaylıkla düşünülebilir. Ksanthos yazıtında anılan “Muri”den öte, bunun en kesin kanıtı, Limyra’nın Likçe adının “Zemuri” olmasıdır. Myra’nın Likçe adının da Myrrh’ün de kaynağı olan “Muri” gibi bir kelime olması beklenmelidir. Limyra=Myra, Zemuri=Muri (Zemuri-Limyra = Muri-Myra) eşleşmesi sanırım en doğru isim kaynağını açıkça göstermektedir.

Myra tarihi, MÖ 3. bin içlerindeki Bronz Çağ yerleşimcilerinin olası varlığı; Gelidonya ve Uluburun batıkları ile Doğu Likya’da bulduğumuz verilerin doğruladığı hem karada hem de denizdeki yaşamsal varlık; MÖ 546’da Harpagos’la gelen Pers egemenliği; kaya mezarlıklarından yansıyan MÖ 5.-4. yüzyıl zengin yerleşimi; Büyük İskender’in gelişi ile değişerek hızlanan kentleşme; MÖ 197’de III. Antiokhos’un, Andriakos Çayı ağzındaki limandan girerek Myra’yı alması; MÖ 168’de kurulan Likya Birliği’nde, Merkezi Likya temsilcisi olarak 3 oy hakkı ve ayrıcalığıyla bulunması; MÖ 42’de Brutus’un, komutanı Lentulus Spinther’i para toplamak için Myra’ya göndermesi ve Spinther’in Andriake liman girişindeki zincirleri kırıp kenti işgal etmesi; MS 60 yılının Ekim ayında Aziz Paulus’un Kudüs’te yarattığı huzursuzluğun hesabını vermek üzere Roma’ya giderken Andriake limanına ve ana kent Myra’ya uğraması; Nero döneminde gümrük yapılaşması ve bunun belgesi olarak limana dikilen ünlü yazıt; MS 129’da Hadrian adıyla Andriake liman yapılarının inşa edilmesi; MS 141 depremi; MS 2. yüzyılda Metropolis ünvanı alması; 4. yüzyılın ilk yarısında St. Nikolaos’un burada yaşaması ve ölmesi; II. Theodosious (MS 408-450) döneminde Likya’nın başkenti ilan edilmesi; bu tarihten itibaren bölgenin metropolitliğinin, Metropolis makamı ve rezidansının Myra’da olması; antik dönem dinlerini yansıtan mimarlık ve heykeltıraşlık eserlerinin Hıristiyanlar tarafından tahribi; MS 529 depremi; 546’da Sionlu Nikolaos’un Myralı Nikolaos’un mezarını ziyareti ve Synod’un Myra’da toplanması ile Myra’nın hac merkezi olması; MS 789’da Arap donanmasının Myra’ya saldırması; MS 809’da Harun Reşid’in Myra’ya saldırması; MS 1034’te Afrikalı Ziridlerin işgali; 1147 yılında Türklerin Myra’ya gelişi; son başpiskopos Eustathios’un 1174 yılında atandığı halde görevine başlayamaması; 17. yüzyılda dinsel idarenin Myra’dan Meis Adası’na geçmesi; Osmanlı idaresi; 1923 Türkiye Cumhuriyeti dönemi; Akropol eteğinde küçük bir köy olarak kurulan Demre’nin bugün 18 bin nüfuslu bir ilçe haline gelmesi ve 2009 yılında arkeolojik kazıların başlaması Myra tarihinin önemli noktaları olarak özetlenebilir.

Kentin politik ve ekonomik gücüne pay vermek isteyen ünlü Likya zenginleri en önemli yardımlarını Myra’ya yapmışlardır. Likya’nın en büyük euergetesi olan Opramoas’tan da en büyük yardımı Myra almıştır: Opramoas MS 142’deki büyük depremin yıktığı yapıların onarımı için 100 bin, tiyatro yapımı için …?, Eleuthera Tapınağı ve exedra için …?, gymnasionun perystili ve diğer işler için 56 bin, yağ için 12 bin, altın kaplı Tykhopolis heykelinin onarımı için 10 bin dinar bağışlamıştır. Oinoandalı Lykiarkh Licinnius Longus 40 bin dinar, Kyneailı zengin Iason ise kızı Lykia ile birlikte Myra’da stoa yapımı için 10 bin dinar, kayınpederi Polykharmos ile birlikte Myra tiyatrosu için 10 bin dinar yardım vermiştir. Kent henüz kazılmadığı için Myralı zenginlerin kimler olduğunu ve neler yaptırdıklarını bilmiyoruz. Bunlar, sadece, diğer kentlerde bulunmuş yazıtlar yardımıyla bildiğimiz Likya kentlerinden Myra’ya gelen yatırımlardır. Yüzey gözlemleri, araştırmalarımız ve sürdürdüğümüz kapsamlı arkeojeofizik projesi; koca kentten minik izler verdiği ve beklentilerimizi biçimlendirmekte yardımcı olduğu için çok değerlidir. Bugün, bin yılların alüvyon örtüsü seralar ve portakal bahçeleri ile süslenmiş ve antik kenti tamamen saklamıştır. Bu büyüklükte bir kentte mutlaka bulunması gereken sütunlu cadde, agora, toplantı salonu, tapınaklar, konutlar ve nekropoller gibi çok sayıda yapıdan oluşmuş olması kaçınılmaz olan şehir şimdilik çoğunlukla imaj dünyamızda restitüde olabilmektedir. Akropol ve savunma sistemi, Myra’nın en çok gün ışığında olan kalıntılarıdır. Erkeni akropolde bulunan yerleşim, sonraki dönemlerde dağ sırasıyla deniz arasında kalan düzlükte gelişmiştir. Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerinin metropolü düzlüktedir. Kalıntılar, Myra akropolünde Klasik Çağdan itibaren Osmanlı’ya kadar her dönemde savunma
yapısının (kale) bulunduğunu göstermektedir.

Hellenistik Dönem ve sonrasındaki sur duvarları onarımları ve revizyonları kalenin yüzyıllar boyu aktif olarak kullanılmış olduğunu göstermektedir. Myra’da ticaretin gelişmesiyle ve bunun kente yansımasıyla birlikte akropol eteklerinden başlayan ve denize doğru yayılan bir genişleme söz konusudur. MÖ 5. yüzyıldan itibaren var olduğunu düşündüğümüz akropol savunma sisteminin bağlantıları, akropol tepesinin güney eteklerinde de bulunmaktadır. Myros Vadisi boyunca karasal ana ulaşım noktalarında, Beymelek’ten Gürses’e kadarki yakın alanda Myra’nın çevresini kuşatan sıkı bir güvenlik ve iletişim sistemini oluşturan kuleler ve garnizonlar da kentin çevresel egemenlik alanını kollamaktadır.

MÖ 5.-4. yüzyıl Myra’sının benzersiz kaya mezarları üç ana alanda toplanmıştır. Klasik Çağ nekropol organizasyonunun ve mezar inşa tekniklerinin tüm detaylarını verecek niteliktedir. Hem akropolden hem de aşağıdan çıkış yolları oluşturulmuştur. Tüm mezarlara kaya yüzündeki patikalarla ulaşım sağlanmıştır. Bu yollar bazen dar geçitler bazen de basamaklı çıkışlar biçimindedir. Tam bir ölüler kenti gibi kaya yüzünde bir yerleşim dokusu gibi eksiksiz bir planlama yapılmıştır. Karşıdan bakıldığında bir yamaç yerleşimi duygusu verilmiştir: Klasik Çağ yamaç yerleşimi kaya mezarlarında yaşıyor gibidir. Dolayısıyla Likya kaya mezarlıkları sadece sivil mimarlıktaki ahşap yapı imitasyonu değil aynı zamanda sivil bir yerleşim imitasyonudur ve bugün olmayan sivil ahşap yapılar hakkında bilgi aktarmakla kalmaz, bugün bilemediğimiz Klasik Çağ sivil yerleşimleri hakkında da bilgi verirler. Çoğunlukla MÖ 4. yüzyılın ilk yarısına tarihlenirler. Batı Nekropol (Deniz Nekropolü) tiyatronun hemen batı yanındaki kayalıklarda düşey ve yatay sıralanmış olan 47 mezardan oluşmaktadır. Güney Nekropolü, Batı ve Doğu Nekropolü arasındaki kayalıklardaki 11 kaya mezardan oluşur. Doğu Nekropolü ise (Nehir Nekropolü) 40 mezardan oluşmaktadır. Bu mezarlarda 13’ü Likçe, 10’u Eski Yunanca olmak üzere toplam 23 yazıt bulunmaktadır.

Prof. Dr. Nevzat Çevik, Likya’nın Mür Soluyan Kenti Myra ve Limanı Andriake – Aktüel Arkeoloji Dergisi